78. Farklı İktisadi Düşünceler İstihdam ve İşsizliği Nasıl Ele Almaktadır?

Bu başlık altında Klasik, Neo-Klasik, Keynesyen, Monetarist, Yeni Klasik ve Yeni Klasik iktisadi düşüncelerde işgücü piyasaları ve istihdamın nasıl ele alındığı genel hatlarıyla yer almaktadır.

Klasik düşüncede istihdam dediğimizde[1], Keynes öncesi yıllarda savunulmuş olan görüşlere atıf yapılmaktadır. Günümüzde bu görüşün tümünün kabul gördüğünü söylemek oldukça zordur. Klasik iktisatçılar fiyat mekanizmasının, görünmeyen el yardımıyla ekonomideki işgücü piyasaları dâhil olmak üzere tüm piyasalarda dengeyi otomatik olarak sağlayacağını düşünmüşlerdir. Dolayısıyla dengenin yani tam istihdamın otomatik olarak sağlanacağını kabul etmişlerdir. Bu yüzden de klasik iktisatçılar ayrı bir istihdam teorisi ortaya atmamışlardır.

Klasik iktisadi düşünceye göre, ekonomideki tüm fiyatların ve özellikle ücretlerin hem aşağıya hem de yukarıya doğru esnek olması, ekonominin tam istihdam dengesine ulaşması için yeterli olmaktadır. Bu denge kararlı bir dengedir. Tam istihdamdan uzaklaşma durumunda ise yine fiyat mekanizmasının yardımıyla tekrar tam istihdam dengesine dönülerek ekonomide yer alan tüm üretim faktörleri kullanılacaktır. Klasik iktisadi düşüncede işsizlik gayri iradi bir durum değildir (Savaş, 1963, s. 8).

Klasik iktisatçılar, ekonomide eksik istihdamın ancak çok kısa sürelerle görülebileceğini düşündüklerinden istihdam konusu üzerinde fazla durmamışlardır. İstihdam sorununa Malthus gibi klasik iktisatçılar bulunsa da genel olarak klasik iktisatçılar ülkede var olan kaynakların alternatif kullanım alanlarına nasıl tahsis edileceği, ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin nasıl dağıtılacağı sorunlarıyla ilgilenmişlerdir. Klasik iktisatçılar araştırmalarını esas olarak tam istihdam düzeyindeki milli gelirin oluşumuna ve bunun nasıl bölüşüldüğüne yöneltmişlerdir. Bu anlayışın bir sonucu olarak, ekonomi (iktisat) bilimi, uzun süre, üretim, dolaşım (mübadele), bölüşüm ve tüketim olmak üzere 4 temel alan içinde incelenmiştir.

Klasik iktisatçılarda istihdam ile ilgili düşüncelerin temelinde, ekonomide bir tıkanma olmayacağını ileri süren Say Kanunu (Mahreçler Yasası) yatmaktadır. Bu kanun, Jean Baptiste Say (1767 – 1832) tarafından ortaya atılan ve “her arz kendi talebini yaratır” cümlesi ile özetlenebilen bir görüştür. Kendi varsayımlarına bağlı kalındığı sürece doğru olan bu görüş zaten bilindiği gibi, klasik iktisat teorisinin temel dayanaklarındandır (Seyidoğlu, 1992, s. 549).

Ancak Say Kanunu tek başına Klasik iktisatçılar tarafından savunulan görüşleri açıklamamaktadır. Bu görüşün Faiz Teorisi ve Ücret Teorisi ile desteklenmesi gerekli olmuştur.

Klasik iktisatçıların istihdam konusundaki düşüncelerini tamamlamak için, ücretle ilgili görüşlerin de gözden geçirmek gereklidir. Klasiklere göre ücret, işverenler bakımından işin marjinal verimine, işçiler bakımından da işin marjinal zahmetine eşittir. İşin marjinal verimi, tam istihdam düzeyine yaklaştıkça, Azalan Verim Yasası dolayısıyla azalmaktadır. İşin marjinal zahmeti de, bunun tersine istihdam düzeyi yükseldikçe artar. Ekonomik düzen herkese iş sağlamakta, fakat bazı kimseler bu hacimde bir istihdam düzeyinin gerekli kıldığı derecede düşük bir ücretle çalışmak istememektedirler. Klasik iktisadi düşüncede gayri iradi işsizliğin var olabileceğini kabul etmektedir ancak işsizlerin, iş olmadığı için değil düşük bir ücretle çalışmak istemedikleri için işsiz kaldıkları iddia edilmektedir.

Klasik ücret teorisine göre, eğer ülkede gayri iradi işsizler varsa, bundan sorumlu olan ekonomik düzen değil, onun serbestçe işlemesine engel olan işçi örgütleri, sosyal sigorta mevzuatı ve genel olarak devlet müdahalesidir. Çünkü bunlar, yapay olarak ücret düzeyini yüksek tutarak, iş hacminin genişlemesine ve böylece, işsizliğin ortadan kalkmasına engel olmaktadırlar.

Ücret teorileri başlığı altında Geleneksel Ücret Teorileri kısmında ele alındığı üzere Doğal Ücret Teorisi, Ücret Fonu Teorisi ve Artık Değer Teorisi Klasik iktisatçıların istihdam ile ilgili görüşlerini anlayabilmek bakımından önemlidir.

Bazı Marjinalistler de içine alan ve çağdaş mikroekonomi teorisinin kurucuları sayılan geniş bir iktisatçı grubunu Neo-klasikler adı altında toplamak mümkündür. Klasik düşünceye yöneltilen eleştirileri karşılamanın yanı sıra yeni düşünceler ve analiz yöntemleri de geliştiren Neo-klasik iktisatçılar tam rekabet, ürün homojenliği, giriş ve çıkış serbestliği, alıcı ve satıcıların fiyatı veri alması, piyasa hakkında tam bilgi varsayımları altında işgücü piyasaları da dâhil olmak üzere bütün piyasaların otomatik dengeye geleceğini savunmaktadırlar.

Bu düşünceye göre gerçek ücretlerin esnekliği tam istihdamı otomatik olarak sağlayan mekanizmadır. Neo-klasik teoriye göre işsizlik iradi (gönüllü) bir durumdur (Üstünel, 1988, s. 103).

Klasik ekonomi doktrininin yani kendi mantığı içindeki eleştirisi, ancak ekonomik faaliyet hacminin tam istihdam düzeyinin altında da devamlı olarak kalabileceğinin, yani bu düşük düzeylerde de dengeye gelebileceğinin kanıtlanması ile mümkün olmuştur. Yaşadığımız yüzyılın ekonomik düşünceleri üzerinde en büyük etkiyi yapan İngiliz iktisatçısı. John Maynard Keynes (1883-1946), 1936 yılında yayınladığı İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi eseri ile ekonomik faaliyet hacminin tam istihdam düzeyinin altında dengeye gelebileceğini kanıtlamıştır. 1929 Büyük Bunalımı yıllarında ABD’de işsiz sayısı 1932 yılında 15 milyona yükselirken, İngiltere’de faal nüfusun % 22’ si işsiz kalmıştı. Bu büyük işsiz kitleyi iradi işsiz olarak görmek mümkün değildi. Klasik iktisatçıların savunduğu otomatik denge mekanizması işlememekteydi (Savaş, 1963: 3). Keynes analizlerini tam istihdam sorununa bir çözüm yolu bulmak amacıyla geliştirmiştir. Keynes her şeyden önce söz konusu istihdam hacmini belirleyen faktörleri aydınlatmak istemektedir. Arzın rolü bu bakımdan önemlidir. Klasiklere göre her arz kendi talebini yaratmaktaydı. Keynes ise bu iddiayı reddederek tersini savunmuş, talebi uyaran bir güç olarak görmüştür (Turanlı, 1994, s. 194).

Keynes, klasiklerin ücretlerin esnekliği varsayımına da şiddetle karşı çıkmıştır. Bu karşı çıkma genelde iki nedene bağlıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz bu neden, günümüzde işçi sendikaların ve öteki sosyal kurumların baskısı ile ücretlerin aşağıya doğru esnek olmasının yani ücretlerin düşmesinin imkânsız olmasıdır. Bu yüzden, 18. yüzyılda kabul edilebilen bu varsayım bugün kesinlikle kabul görmez bir duruma gelmiştir. Keynes’in bu konudaki ikinci nedeni ise, klasiklerin parasal ve reel ücret konusunda bir ayrım yapmamalarıdır. Reel ücret bilindiği gibi, parasal ücretin fiyatlar genel seviyesini ifade eden endeks rakamına bölünmesi ile bulunabilir.

Keynes istihdamın arttırılabilmesi için ücretlerin azaltılması amacıyla, parasal ücret yerine reel ücretin düşürülmesinin daha doğru olacağını ileri sürmüştür. Reel ücretin düşürülebilmesi için parasal ücret sabitken toplam talebi arttırmak yoluyla, fiyatlar genel seviyesinin yükseltilmesi yeterli olacaktır. Ayrıca günümüzde işçiler parasal ücretlerin azaltılmasına tepki gösterirken reel ücretlerin düşürüldüğünü pek hissetmeyeceklerdir.  Örneğin yıllık enflasyon ya da fiyatlar genel seviyesi artışı % 50 iken parasal ücretlere daha az zam yapılması reel ücretlerin düşürülmesinden başka bir şey değildir). Bu olaya Keynes Para Hayali adını vermektedir.

Keynes, buraya kadar açıkladığımız gibi, klasiklerin tam istihdam dengesini sağlayan varsayımlarını inkâr ederken, kendisi ortaya yeni bir istihdam teorisi atmıştır. Ancak Keynes’in İstihdam Teorisi, istihdam dengesinin, tam istihdam yerine eksik istihdam dengesi olacağını ileri sürmektedir. Nitekim Keynes’in istihdam teorisi, klasik istihdam teorisinin tersine eksik istihdam dengesinde geçerli olduğu için Genel İstihdam Teorisi olarak isimlendirilmektedir. Keynes’in istihdam teorisi; mal ve faktör piyasalarında tam rekabet koşullarının geçerli olması, üreticiler için yapılan Homo Economicus varsayımı ile ekonomideki sermaye stokunun veri olması, üretim ile istihdamın aynı yönde değiştiği varsayımlarına dayalıdır. Bu varsayımlar altında Keynes, bir ekonomideki istihdam düzeyinin toplam arz ve toplam talep ile belirleneceğini iddia etmiştir. Keynes’e göre toplam arz, çeşitli istihdam düzeylerinde, üretilen tüm mal ve hizmetlerin normal kar dâhil toplam maliyetini karşılayacak miktara ulaşan satış hâsılatlarıdır. Bu hâsılatlar, belirli bir istihdam düzeyinin korunabilmesi için, üreticilerin elde etmesi gereken minimum gelir miktarıdır. Toplam talep ise, çeşitli istihdam düzeylerinde üreticilerin umdukları satış hâsılatlarını gösterir. Sonuç olarak, Keynes’in istihdam teorisinde, tam istihdamın kendiliğinden sağlanmasının mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır. Gerçekten yukarıda açıklandığı gibi, burada toplam arza müdahale edilemediğinden tam istihdamın sağlanabilmesi için, devletin harcamaları ve dolayısıyla toplam talebi arttırarak talep fonksiyonunun yukarı kaydırması gerekmektedir (Berberoğlu, 1988). Keynesyen düşüncenin özü piyasaların denetimsiz bir biçimde işlemesinin iflas ile sonuçlanacağı bu nedenle çoğunluğun satın alma gücünü azaltan rekabete dayalı işleyişin geliri yeniden dağıtacak mekanizmalarla ekonomik bunalımın önlenmesi gerektiği düşüncesidir. Devlet işletmeciliği, adil vergi sistemi, yaygın ve etkin sosyal güvenlik sistemine sahip sosyal devlet uygulamaları bu düşünce sisteminin sonuçları olarak hayata geçirilmiştir (Işıklı, 2007, s. 19).

Keynesyen politikalara yönelik eleştirilerden biri de Milton Friedman adıyla özdeşleşen Monetaristlerden gelmiştir. Monetaristlere göre para talebi zaman içinde istikrarlıdır. Devlet para arzını birey ve banka sisteminin para talebinden bağımsız olarak belirlemektedir. Bu nedenle istikrarsızlığın nedeni devletin ekonomik hayata müdahaleleridir. Ekonomik genişleme (Boom) amaçlayan konjonktür politikaları, gevşek para politikalarından doğan etkilerle ekonomileri rayından çıkararak istikrarsızlık yaratmıştır. Monetaristler ekonomide istikrar unsuru olarak Doğal Oran Hipotezini getirmişlerdir. Doğal oran (doğal gelir ve işsizlik oranı) teknolojik gelişmeler, üretim fonksiyonu değişmesi, yatırım gibi reel faktörler tarafından belirlenmektedir. Doğal işsizlik oranı tam istihdam gibi yorumlanmaktadır. Monetaristlere göre işgücü piyasaları daima dengededir, çalışmak isteyen herkes iş bulabilmektedir dolayısıyla işsizlik iradi bir durumdur.

Bu öngörülen gerçekleşmemesi piyasa mekanizmasının işleyişindeki bozukluktan değil yanlış beklentiler ve eksik bilgi nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

Yeni Klasik görüşte Ortodoks klasik görüşte olduğu gibi gerçek ücrette beklenen ve gerçekleşen arasındaki farktan kaynaklanan bir dalgalanma piyasadaki eksik bilgilenmenin bir sonucu olarak kabul edilmektedir. Keynesyen düşünceye karşı Monetaristler ya da parasalcılar  1970’lerden itibaren öldüğü ilan edilen Say Yasası’nı yeni bir görünümle ortaya koymuşlardır. İzleyen aşamada Robert E. Lucas Jr., Thomas J. Sargent, Neil Wallace, Robert Joseph Barro ve Irwing Fisher[2] gibi iktisatçıların çalışmalarıyla “yeni klasik makro iktisat” olarak bilinen makro iktisadi yaklaşım ortaya çıkmıştır (Kurz, 2018, s. 189).

Yeni Klasik iktisat düşüncesine göre, emek talebi cari gerçek ücretin, emek arzı ise beklenen gerçek ücretin bir fonksiyonudur. Ortalama parasal ücret ise işgücü piyasasındaki dengeyi kurabilmek için devamlı değişmektedir ve işgücü piyasasındaki denge tek değildir. Yani istihdam ve gerçek ücret dengesi hem cari hem de beklenen fiyat düzeyinden etkilenmektedir, bunlar da gerçek ücreti etkilemektedir. Bu durumda cari gerçek ücret ile beklenen gerçek ücret arasındaki fark işgücü piyasasında dengesizliğe neden olacaktır. İşgücü piyasasında bir dengesizlik sorununun ortaya konulması yeni klasikleri Ortodoks klasiklerden ayıran temel nokta olmuştur. Ancak bu dengesizliği açıklayan nedenler Ortodoks teori ile benzerlikler göstermektedir (Ceylan-Ataman, 1998, s. 44).

Yeni Klasik düşünce bazı iktisatçılar tarafından Rasyonel Beklentiler Okulu ya da Rasyonel Beklentileri İçeren Genel Denge Yaklaşımı olarak adlandırılmaktadır. Bunun nedeni, dengenin oluşumu incelenirken rasyonel beklentilerden hareket edilmesidir. İlk kez John F. Muth tarafından geliştirilmiş olan rasyonel beklenti bireylerin sübjektif bekleyişlerinin objektif beklenen değerle aynı olacağı varsayımından hareket etmektedir. Muth, bireylerin beklentilerinin ya da sonuçların teori tarafından yapılan tahmin etrafında olma eğilimini vurgulamaktadır. Rasyonel Beklentiler Okulu; rasyonel beklentilerin geçerli olması, doğal oran hipotezinin varlığı, simetrik bilgi, eksik bilgi, bireylerin fiyat alıcısı olması, dinamik denge ve rekabet piyasasının varlığını kabul etmektedirler. Bu görüşler klasik iktisatçıların yaklaşımına yakındır.

Yeni Keynesyen Yaklaşım, yeni monetarizm ya da rijitlik ilaveli yeni klasik iktisat olarak da adlandırılmaktadır. 1970 ve 1980’lerin sonlarında, tekelci rekabet gibi piyasa aksaklıklarının fiyatlarda yapışkanlık, sürtünme ve rijitliklere yol açtığı düşüncesine dayalı bir yaklaşımdır. Bu görüşe göre işgücü piyasalarını yapışkanlıklar, rijitlikler ve işlem maliyetleri olmak üzere üç özellik şekillendirmektedir.

Ortodoks Keynesyen Teori, Neo-Klasik teorinin bir eleştirisidir ve işsizliğin nedenini ücretlerin düşmesindeki katılık olarak açıklamakta ancak konunun nedenlerini ayrıntılı olarak incelememektedir. Yeni Keynesyen yaklaşımda ise bu noktadan hareketle ücretlerin düşmemesini açıklayan unsurların neler olduğu ele alınmaktadır

Ceylan-Ataman, B. (1998). İşsizlik Sorununa Yeni Yaklaşımlar, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 53 (1), 59-72

Işıklı, A. (2007). Yeni Orta Çağ. Toplumsal Çözüm Yayınları.

Kurz, H. D. (2018). İktisadi düşünce tarihi (2. Baskı). (H. Bilir & E. Değirmenci, Çev.). Heretik Yayınları.

Savaş, F. V. (2011). Tam Rekabet. İktisat ve Toplum, 1(5), 50-57.

Savaş, V. (1963). Keynes’in Genel Teorisi. Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ya. No: 21-1.

Seyidoğlu, H. (1992). Ekonomik terimler sözlüğü. Güzem Yayınları.

Turanlı, R. (2017). İktisadi düşünce tarihi (7. Baskı). Bilim Teknik Dağıtım.

Üstünel, B. (1988). Ekonominin temelleri. Ankara.


[1] Klasik terimi Keynes’in ele aldığı şekilde yani Ricardo’dan Pigou’ya kadar bütün iktisadi düşünürleri kapsamaktadır.

[2] Fisher, zamanlar arası denge teorisini izleyerek After Keynesian Macroeconomics (Keynesyen Makroiktisattan Sonra) başlıklı çalışma ile bu sürece katkıda bulunmuştur.

Share this content: